Az önce saçma sapan güldüm. Ama gerçekten çok güldüm. Hala gülmeye devam ediyorum. Eminim ki uzunca bir süre daha güleceğim.
5 Mayıs hıdırellezmiş.
Bundan birkaç sene önce hıdırellez zamanı balkona kendimce bir takım şeyler bırakmıştım, hani Hızır Efendi gelip alırmış ve dileğin kabul olurmuş filan durumu sebebiyle. Böyle kalp şeklinde küçük kutular, anahtarlar, dikkat çekmesi için kırmızı bişeyler bişeyler...Fotoğraflar da vardı balkona bıraktıklarım arasında.
Çok inanmam ben böyle şeylere, hayatımda sadece bir kez yaptım hıdırellez'sel bir uygulamayı. Ama işte aslında inanmak mı gerekiyor bilmiyorum şu an.
Gülme sebebime gelince... O fotoğrafların arasında en sevdiğim brit'çiler de vardı tabii ki ve sadece Jaime Harding'in fotoğrafını sabah kalkıp balkona baktığımda bulamamıştım.
Jaime Harding şu anda facebook'ta arkadaşım :)
Kaybolan fotoğraf da şu aşağıdaki.
Monday, 29 April 2013
Tuesday, 16 April 2013
BIGGEST FAN EVER!!
16 Mart’ta başladı herşey, Gökhan’ın bana Naughty Corner klibinin linkini göndermesiyle. Önce onu dinledim sonra hemen arkasından Mental Conditions’ı. Youtube dahilinde tüm şarkıları teker teker dinlerim diyordum. Ama öyle olmadı, şöyle oldu; Mental Conditions’da kaldım. Zaten sonradan farkettim ki topu topu dört şarkı varmış Youtube’da. Naughty Corner, Mental Conditions, Jimmy Jammies ve Waiting On The Door Step For You. Sonra baktım ki bu böyle Youtube’dan sürekli şarkıya tıklamakla olmayacak, videoları mp3’e çevirecek bir program aradım ve hayatımda ilk defa videodan mp3 yaptım. Bir süre sonra Facebook’taki Filthy Boy sayfası bir link paylaştı The Fly’ın sitesinden, albümü orada stream olarak yüklemişler. O an gerçek huzuru buldum, çünkü tüm albüm artık elimin altındaydı, bütün şarkıları doya doya dinlemeye başlayabildim (şu anda yok aramayın).
Çok uzuuun bir süredir böyle peşpeşe ve hiç kapatmadan ya da playlist’e başka bir şey eklemeden dinlediğim ilk albüm oldu "Smile That Won’t Go Down". 1 Nisan’da albüm yayınlandı, albüm elime geçen hafta ulaştı ve ben o zamandan beri karnoneti elimde evirip çeviriyorum. Evirip çevirmemin nedenini anlatayım hemen…
Daha The Fly’da dinlemek kısmet olmamıştı, fakat ben dört şarkıyı ezberlemiştim, şarkıları dinlerken sözler dilimden dökülüyordu. Bir gün Mental Conditions’ı vokalist Paraic Morrissey ile birlikte söylerken ve aynı zamanda basçıları Michael Morrissey ve davulcuları Benjamin Deschamps eşliğinde oturduğum yerde dans ederken, ağzımdan çıkan sözler karşısında dehşete düşmeye başladım. Gayet eğlenceli gelen şarkı birden bire kanımı dondurmaya başladı. Harry Weskin’in kullandığı gitar tonlarını duyarken nasıl kanın donabildi diyebilir bana Filthy Boy dinleyenler. Ama ben de onlara derim ki, sözlere odaklanın bi zahmet.
Sözler, Morrissey ortak parantezindeki Paraic ve Michael’a ait (ortak parantezi ben açmadım, albüm kartonetinde öyle). Neden dehşete düştüğümü de açıklamaya çalışacağım, bakalım başarabilecek miyim…
Mental Conditions’ın başında “I have no intuition, there is no inhibition in me, to rid myself of all my fantasies” diyor. Şarkının sonuna doğru “they say it’ll all be okay, as long as I take these tablets everyday” diyor ve aynı ruhsuzlukla “hooray”i ekliyor! Biz dehşeti yaşarken o hooray diyor! Şarkının sonunda ne oluyor peki? Şarkının sonunda ortaya bir Tony karakteri çıkıyor ve Tony’nin “kim” olduğunu sanırım hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Muhtemelen tanıyoruz ama kendisini.
Bir de Biggest Fan Ever var albümün sondan ikinci şarkısı, yani onuncu şarkı. Burada n’olduğunu anladığımda bir Tim Burton filmindeymişim ve o kocaman karanlık gölgeden kaçarken onun ne olduğunun merakı içinde arkama bakmaya çalışıyormuşum gibiydim. Ve başrol oyuncusu olmama rağmen bundan haz alıyordum. Şimdi düşünüyorum da Paul Auster’ın bir dedektiflik hikayesi olan Köşeye Kıstırmak’taki Max Klein karakteri de buraya çok uyuyor. Şarkıdakine benzer bir durum onun da başına geliyor çünkü. Şarkının sonunda, şarkı sözü yazarının tam da hayal ettiği gibi gökyüzü yere iniyor (sky is falling), ortalık alevlerle kavrulurken o haykırıyor “I’m your biggest fan ever, one day we will be together, you and me sunbathing by the sea forever”.
Rahatsız eden bir gerilim var, ama kalkıp gayet en sevdiğimiz dans olan twist’i de yapabilirsiniz. Gerilimi arttırmak için kartoneti elinizde evirip çevirebilirsiniz, Mental Conditions’ı okurken Hitckcock’un ruhu burada bu gece diye düşünebilirsiniz. Yirmili yaşlarının başlarında olan birileri böyle şeyler yapınca korkuyorum ben.
Bunlar benim bir aydır yaşadıklarımın bir özeti.
Filthy Boy hakkında çıkan yazılara bakarsanız Arctic Monkeys, Nick Cave, Suede, Pulp, Morrissey gibi isimlere rastlayacaksınız. “Solist bir ara Jim Morrisson oluyor” diyen arkadaşım oldu mesela (Bu kısmı en başta yazıp, Filthy Boy hakkında internette araştırma yapan dünya vatandaşlarını öyle mi etkileseydim acaba).
Hepsi doğru olabilir. Jarvis’in, Brett’in ve Morrissey’in yazdığı sözlerden sonra hala bu kadar etkilenebiliyorsak, Tim Burton ve Hitchcock gibi isimleri anıyorsak, daha da fazlasıyla karşı karşıya olabiliriz (Jarvis de Woody Allen’la muadildir bence. Bende arızanın başladığı nokta burası sanırım, o yüzden Mental Conditions beni sarmış olabilir).
Filthy Boy’un Arctic Monkeys’e benzetilmesini, Arctic Monkeys hayranları hemen hazmedemeyebilir, ancak ben kendilerine albümün ilk şarkısı In The Name Of’u önereceğim.
Daha yazacağım şeyler kesin vardır, ama Paraic “Moz”un az önce dediği gibi “I quess this is the end” (lay back now Tony, good night my friend).
Çok merak ediyorum, bu utanmaz çocuklar kendilerini beş sene sonra nerede görüyorlar? Cevapları ne olur bilemem, ama ben diyorum ki, dinleyin havanız olsun ayol ;))
Monday, 1 June 2009
Patrick Wolf

Evet bu blogu Patrick'ler götürüyor. 83 doğumlu, 3500 tane müzik aleti çalıyor (eşşek sıpası). Alın size iki adet Patrick videosu daha. Başka Patrick'ler varsa da artık siz bana haber verin bi zahmet.
Augustine
"2007'nin şarkısı seçmiştim kendi adıma. Girişte ukulele denen aletten - ki bu aleti Spongebob da çalıyor - duyulan akorlar çınlayan zillerle birlikte müthiş bir derinlik yaratıyor. İlerleyen saniyelerde ise zaten, muhtemelen, ya vurgunu yiyip oturuyorsunuz münasip bir yerinizin üzerine ya da repeat'e alıp kayboluyorsunuz.
Sözlere gelince...büyük bir tedirginlik yaşıyorum, hem sözlerin anlamını sökmeye çalışırken hem de -sözlerin anlamını bir kenara bırakırsak- Patrick kelimelerdeki vurgularıyla şarkının kaosu bana hissettirirken. 2008'de de şarkı seçemedim bunun üzerine." diye yazmıştım bu senenin başında.
Şimdi bu renkli Patrick'imiz yeni albüm çıkardı. Bu sefer de Damaris diye bir şey yapmış. Bir gün canlı canlı izlemek istiyorum kendisini.
killed with last kiss...(yaylılar bir gün benim sonum olacak, biliyorum)
Bir de bakın ne buldum. Tamamen rastgele oldu. Siz de bakın da tek başıma sinirlenmiş olmayayım.
Monday, 20 April 2009
Patrick Aşkına
Ben nasıl olsa yaşadığım o acayip günü ve geceyi anlatamayacağım. Alın siz izleyin en iyisi. Mirror Man dışındakiler yeni şarkılar.
Children Of The Sun
Mirror Man
My Sober Heart
Poor Old John
Dedesi ve anneannesi için yazmış bu şarkıyı. O gece onlar da oradaydı.
Dora Brown
Bu gece burada olmak hayatımın en anlamlı olaylarından belki de en başta geleni. Bu gecenin sonunda brit hacısı oldum işte daha ne olsun.
Children Of The Sun
Mirror Man
My Sober Heart
Poor Old John
Dedesi ve anneannesi için yazmış bu şarkıyı. O gece onlar da oradaydı.
Dora Brown
Bu gece burada olmak hayatımın en anlamlı olaylarından belki de en başta geleni. Bu gecenin sonunda brit hacısı oldum işte daha ne olsun.
Wednesday, 1 April 2009
The Cinematics
Bu adamlardan haberiniz var mı?
Son zamanlarda yeniler pek kabuktan içeri giremiyor. Aynı şeyler etrafında dönüp duruyorum. Bu şarkı ve Strange Education albümü kabuktan içeri girmekle kalmadı külliyen bünyeyi sardı.
Son zamanlarda yeniler pek kabuktan içeri giremiyor. Aynı şeyler etrafında dönüp duruyorum. Bu şarkı ve Strange Education albümü kabuktan içeri girmekle kalmadı külliyen bünyeyi sardı.
Sunday, 22 March 2009
Yoğunlaştırılmış Joy Division Kürü
Yine senelerin getirdiği bir katır inadı. Kırmaya çalıştım ama sadece çatladı. Öncelikle Control, hemen ardından Peyote’deki Joy Division Gecesi, en son da 24 Hour Party People. Manchester’ın bir döneminin farklı bir açısını görmek açısından faydalı bir tedavi olduğu söylenebilir ancak ben hep Manchester’in başka bir yol izini takip ettim.
Anton Corbijn’in “uzun metrajlı fotoğrafı”, Tony Wilson ve ayrıca Opal ve The Revolters’ın muhteşem cover’ları bana kalanlar oldu.
Biraz Peyote’deki geceden de bahsetmek lazım, en çok onların katkısı oldu çünkü.
Opal’in Love Will Tear Us Apart cover’ında şarkıya giriş orjinalinden daha orjinaldi (Joy Division’a karşı bir gönül bağımın olmadığı bu cümleden de rahatlıkla anlaşılabilir). The Revolters’ın Digital’ı benim bile koptuğum anlara tekabül ediyordu. The Revolters’ın solisti - ki muhtemelen öyle bir niyeti yoktu – şeklen Ian Curtis’i en iyi karşılayandı. Bu geceyle ilgili olarak bir gece öncesinden kalan bir hoş durum da var. Ancak o anda yanımda olanlardan başka kimseye anlatmayacağım, bencillik yapacağım biraz evet. Sonuç itibariyle, her iki gece de güzeldi, hatırlarken ikisini bir arada hatırlayacağım :))
Anton Corbijn’in “uzun metrajlı fotoğrafı”, Tony Wilson ve ayrıca Opal ve The Revolters’ın muhteşem cover’ları bana kalanlar oldu.
Biraz Peyote’deki geceden de bahsetmek lazım, en çok onların katkısı oldu çünkü.

Opal’in Love Will Tear Us Apart cover’ında şarkıya giriş orjinalinden daha orjinaldi (Joy Division’a karşı bir gönül bağımın olmadığı bu cümleden de rahatlıkla anlaşılabilir). The Revolters’ın Digital’ı benim bile koptuğum anlara tekabül ediyordu. The Revolters’ın solisti - ki muhtemelen öyle bir niyeti yoktu – şeklen Ian Curtis’i en iyi karşılayandı. Bu geceyle ilgili olarak bir gece öncesinden kalan bir hoş durum da var. Ancak o anda yanımda olanlardan başka kimseye anlatmayacağım, bencillik yapacağım biraz evet. Sonuç itibariyle, her iki gece de güzeldi, hatırlarken ikisini bir arada hatırlayacağım :))
Kifayetsiz Kelimeler

Ben yaklaşık iki buçuk senedir İzmir’de bir brit/indie grubu kurmayı ve o grubu düzenli olarak bir mekanda çaldırabilmeyi başaramamışken ve tam anlamıyla bunu bu şehirde başarmak imkansızken siz neden gelip de bana dert yanıyorsunuz? Kime dert yandığınızın farkında mısınız?
Uzakta da olsanız sizin yaptıklarınızla avunuyoruz biz buralarda.
Katır İnadı
Ciddi ciddi intikam aldığını düşünüyorum. Çok pis intikam alıyor. İlk albümlerinden bu yana gayet iyi bilmeme rağmen hiç ilgi göstermedim çünkü. Evil klibiyle korkutmaya kalkmışlardı üstelik. Sonra Slow Hands bir ara duvarı yıkmaya çalıştı, başaramadı. Ancak Pioneer To The Falls’a direnemedim, playlist’te tek başına kaldı günlerce. Sonra albüm olarak dinlemeye başlamamla birlikte ne kadar çok Interpol şarkısı biliyor olduğuma şaşırdım. C’mere mesela. Deniz’in “we are sleeping, we are sleeping, we are sleeping” vurgusu gözlerimin önüne gelince uyandım C’mere’i nereden bildiğime.
Geç de olsa henüz dönülmez akşamın ufkunda değiliz. Bir nebze utanıyorum aslında. Velhasıl kelam son birkaç haftadır, mecburen dinlemek zorunda olduklarım haricinde, keyfi dinlediğim tek şeyden bahsettim. Şimdi bir C’mere çalıp dans etme zamanı.
Wednesday, 31 December 2008
Sürpriz
Tek adam. Ancak iki adam oldukları Flow, dehayı ayan beyan ortaya çıkarmaktadır. Ne diyeyim artık, hayretim limitlerini aşıyor gün be gün.
Dinleyin, anlarsınız. Anlamazsanız da sayfa üzerinde biraz dolaşın.
Yeni yılınız kutlu olsun.
http://www.myspace.com/tekadam
Dinleyin, anlarsınız. Anlamazsanız da sayfa üzerinde biraz dolaşın.
Yeni yılınız kutlu olsun.
http://www.myspace.com/tekadam
Derin Esmer

"Bana ayrılan yaşam alanını protesto ediyorum."
Takriben 10 sene önce bu sözü "Bırak Zaman Aksın"ın kartonetine yazan adamı hep merak ettik. Ne yapıyor olduğunu ve ne yapacağını, günü geldiğinde bize ne sunacağını merak içerisinde bekledik. Sonunda Gerçek Hayat ile çıktı karşımıza (Çoğul konuşuyorum, evet.)
http://www.reverbnation.com/derinesmer
Şarkının üç versiyonu var. Ben üçünü de ayrı şarkılarmış gibi dinliyorum yaklaşık bir haftadır.
"çook uzun süren bir çalışma, kavga ve çabanın ardından; belki de "evet bu oldu" hissini gerçekten ilk defa yaşayarak; solo albümümün habercisi olsun diye; "Gerçek Hayat EP" mini albümünü yayınlıyorum. el emeği, göz nurudur ya kıymeti dinleyenin kulağındadır - reklamını yapmak bana düşmez. pek lakırdıya bulaşmadan sanal sahneyi müziğe bırakıyorum şimdilik. tepe tepe kullanınız, keyfini çıkartınız, soğuk içiniz."
Reklama ihtiyacı olmayacak aslında. Ama bu paylaşımı burada gerçekleştirmekten gurur duyuyorum.
Thursday, 20 November 2008
GECE

Eğer ki henüz müzik kanallarında "Aşık Mıyız?" klibiyle karşılaşmadığınız için GECE'den haberiniz olmadıysa, bir şekilde ve derhal karşılaşmanız menfaatinize olacaktır. Türkiye'nin Arctic Monkeys şubesi diyeceğim ve derken de çok mutlu olacağım çünkü kuzey kutbu maymunlarına karşı özel bir ilgi beslemekteyim. Arctic Monkeys ve The Dodgems'den sonra Sheffield'in enerjisi GECE'de karşıma çıktı. Ancak canlı canlı görüp dinlemeden karar vermek pek doğru olmuyor. Bu yazılanlar kanlı canlı dinledikten sonra yazılmıştır ;)
Friday, 13 June 2008
Travisspotting Sabahlar
Birkaç sabahtır Mark Renton kılığına bürünmüş Fran Healy’nin, caddede koşarken ara sokaktan önüne çıkan arabaya çarpıp camına yapışması ve o sırada arabanın içinden ona şaşkın şaşkın bakan bana “ cheers, thanks for everything …” demesiyle uyanıyorum.
Uzun süredir beyinde yer etmiş olanlar yeni gelen benzerlerini bir süreliğine bulandırabiliyorlar ama çok uzun sürmüyor neyse ki.
Klasik yöntemle yataktan kalkma durumlarımda alarm 5 dakika ertelenir, sonra bir 5 dakika daha ertelenir, sonra yine 5 dakika daha ertelenir… bu böyle süreeer gider. Ama yeni geliştirdiğim bu yöntem, ilk cümlede adı geçen kişilerin sabah sabah taze beynimde ulaştıkları noktalar nedeniyle son derece faydalı oldu benim gibi sabahları sürünerek yataktan kalkan biri için. Gülerek uyanmak akabinde de dans ederek diş fırçalamak lüksüne sahibim artık.
Selfish Jean ne kadar Lust For Life tadında başlıyorsa da ve her ne kadar uykuya doyamayan bir bünyeyi sabah sabah dans ettirerek yataktan kaldırıyorsa da son albümün diğer şarkıları “şşşşştt! yan odada oğlum uyuyor!” modunda bir akışa sahip. Ama Selfish Jean biraz bencillik edelim dedikleri, çocuğu yan odadan uzaklaştırıp kaydettikleri bir şarkı olmuş diğerlerinin yanında.
Aslında “ The Boy With No Name”den öncesi de çok farklı değildi. Arada küüüütt diye, insanın "kulağını" alan Travisspotting’ler çıksa da, yarattıkları hava şarkıları kaydettikleri stüdyonun bitişiğinde sanki bir bebek odası varmış hissi uyandırmıyor muydu? O uyuyan bebeklerden mi gelip sızıyordu acaba o iç ısıtan huzur şarkıların içerisine?
27 Haziran’a çok az kaldı. Dünya sevimlilik tarihine adını altın harflerle yazdırmış olan Fran Healy ve ondan çok da eksik kalmayan Travis’in diğer sevimlilerini ülkemizde izleme şansına sahip olacakmışız da haberimiz yokmuş. Son bir kaç senedir o kadar alıştık ki yıllardır dört gözle takip ettiğimiz insanları sahne üzerinde dört gözle izlemeye. Şansımız döndü resmen. 11–12 sene önce, gelmiş olan ve geleceği söylenen isimleri sayıp, bunları İstanbul’da izleyebileceksin deselerdi, “de get ata bin!” derdim, üstelik bi de benimle dalga geçiyorlar diye sinirlenirdim.
İnanıyorum ki bir gün Jarvis Cocker da gelecek. Siz de bana “de get ata bin” mi diyorsunuz?
Bir sayalım da hatırlayalım o zaman kimler geldi. Harikuladenin şevkini yaşatan fevkaladenin fevkindeki James, dünya sevimlilik tarihinde adı olmazsa olmaz diğer bir isim Renars Kaupers ve Brainstorm, her daim dört ayak üzerine düşen Damon Albarn ve The Good The Bad And The Queen (bas gitarını elleriyle değil adımları ve baş-boyun hareketleriyle çalan Paul Simonon demeden de geçmemek lazım bu noktayı), birlikte neredeyse halay çekebileceğimiz samimiyeti daha ilk gelişlerinde izleyicilerine hissettiren Elbow, ilk ve son kez Rock’n Coke’da aşırı adrenalin salgılamaktan kalbimin duracağını sandığım Brett Anderson ve Bernard Butler’ın en çok bize yarayan tek gecelik aşkı The Tears, hipnotize eden Massive Attack …
Radiohead ’i bile her an duyabiliriz gibi geliyor (tamaaam, bindim ata gidiyorum).
27 Haziran’da Travis ön gruplarından en güzelinin Sakin olacağı kesin. Kendi adıma, diyebilirim ki başka hiçbir ön grup bu gece için beni bu derece mutlu edemezdi. Nedenini anlatayım.
Sakin’in Hayat albümü çıkmıştı. Ben döndür allah döndür Sentetik Sezar dinlemekteyim sanki albümden önce hiç bilmiyormuşum gibi. O günlerde ne Travis’in geleceği belli ne de Sakin’in ön grup olacağı. Şarkıda Onur’un “baktığın gün söyle açık mı” diye sayıkladığı yere gelmeden önceki gitarlar beni çok tanıdık bir yere götürüp bıraktı. Durup bir baktım etrafıma, neresi burası diye. Travis’in The Man Who albümünün Writing You Reach You şarkısındayım. Bu olaydan birkaç hafta sonra Travis konseri ve Sakin’in ön grup olma durumu açıklandı. Sentetik Sezar, Writing To Reach You’ya benziyor mu? Hayır, hiç benzemiyor. Ama gitarlar albümler arası yolculuk yaptırabiliyor. Ülkemin gruplarından böyle şeylerin çıkması beni mest ediyor.
Benim günlerim Selfish Jean’le başlıyor. Bakalım Travis konsere hangi şarkıyla başlayacak?
(11.06.2008, 10:50)
Uzun süredir beyinde yer etmiş olanlar yeni gelen benzerlerini bir süreliğine bulandırabiliyorlar ama çok uzun sürmüyor neyse ki. Klasik yöntemle yataktan kalkma durumlarımda alarm 5 dakika ertelenir, sonra bir 5 dakika daha ertelenir, sonra yine 5 dakika daha ertelenir… bu böyle süreeer gider. Ama yeni geliştirdiğim bu yöntem, ilk cümlede adı geçen kişilerin sabah sabah taze beynimde ulaştıkları noktalar nedeniyle son derece faydalı oldu benim gibi sabahları sürünerek yataktan kalkan biri için. Gülerek uyanmak akabinde de dans ederek diş fırçalamak lüksüne sahibim artık.
Selfish Jean ne kadar Lust For Life tadında başlıyorsa da ve her ne kadar uykuya doyamayan bir bünyeyi sabah sabah dans ettirerek yataktan kaldırıyorsa da son albümün diğer şarkıları “şşşşştt! yan odada oğlum uyuyor!” modunda bir akışa sahip. Ama Selfish Jean biraz bencillik edelim dedikleri, çocuğu yan odadan uzaklaştırıp kaydettikleri bir şarkı olmuş diğerlerinin yanında.
Aslında “ The Boy With No Name”den öncesi de çok farklı değildi. Arada küüüütt diye, insanın "kulağını" alan Travisspotting’ler çıksa da, yarattıkları hava şarkıları kaydettikleri stüdyonun bitişiğinde sanki bir bebek odası varmış hissi uyandırmıyor muydu? O uyuyan bebeklerden mi gelip sızıyordu acaba o iç ısıtan huzur şarkıların içerisine?27 Haziran’a çok az kaldı. Dünya sevimlilik tarihine adını altın harflerle yazdırmış olan Fran Healy ve ondan çok da eksik kalmayan Travis’in diğer sevimlilerini ülkemizde izleme şansına sahip olacakmışız da haberimiz yokmuş. Son bir kaç senedir o kadar alıştık ki yıllardır dört gözle takip ettiğimiz insanları sahne üzerinde dört gözle izlemeye. Şansımız döndü resmen. 11–12 sene önce, gelmiş olan ve geleceği söylenen isimleri sayıp, bunları İstanbul’da izleyebileceksin deselerdi, “de get ata bin!” derdim, üstelik bi de benimle dalga geçiyorlar diye sinirlenirdim.
İnanıyorum ki bir gün Jarvis Cocker da gelecek. Siz de bana “de get ata bin” mi diyorsunuz?
Bir sayalım da hatırlayalım o zaman kimler geldi. Harikuladenin şevkini yaşatan fevkaladenin fevkindeki James, dünya sevimlilik tarihinde adı olmazsa olmaz diğer bir isim Renars Kaupers ve Brainstorm, her daim dört ayak üzerine düşen Damon Albarn ve The Good The Bad And The Queen (bas gitarını elleriyle değil adımları ve baş-boyun hareketleriyle çalan Paul Simonon demeden de geçmemek lazım bu noktayı), birlikte neredeyse halay çekebileceğimiz samimiyeti daha ilk gelişlerinde izleyicilerine hissettiren Elbow, ilk ve son kez Rock’n Coke’da aşırı adrenalin salgılamaktan kalbimin duracağını sandığım Brett Anderson ve Bernard Butler’ın en çok bize yarayan tek gecelik aşkı The Tears, hipnotize eden Massive Attack …
Radiohead ’i bile her an duyabiliriz gibi geliyor (tamaaam, bindim ata gidiyorum).
27 Haziran’da Travis ön gruplarından en güzelinin Sakin olacağı kesin. Kendi adıma, diyebilirim ki başka hiçbir ön grup bu gece için beni bu derece mutlu edemezdi. Nedenini anlatayım.
Sakin’in Hayat albümü çıkmıştı. Ben döndür allah döndür Sentetik Sezar dinlemekteyim sanki albümden önce hiç bilmiyormuşum gibi. O günlerde ne Travis’in geleceği belli ne de Sakin’in ön grup olacağı. Şarkıda Onur’un “baktığın gün söyle açık mı” diye sayıkladığı yere gelmeden önceki gitarlar beni çok tanıdık bir yere götürüp bıraktı. Durup bir baktım etrafıma, neresi burası diye. Travis’in The Man Who albümünün Writing You Reach You şarkısındayım. Bu olaydan birkaç hafta sonra Travis konseri ve Sakin’in ön grup olma durumu açıklandı. Sentetik Sezar, Writing To Reach You’ya benziyor mu? Hayır, hiç benzemiyor. Ama gitarlar albümler arası yolculuk yaptırabiliyor. Ülkemin gruplarından böyle şeylerin çıkması beni mest ediyor. Benim günlerim Selfish Jean’le başlıyor. Bakalım Travis konsere hangi şarkıyla başlayacak?
(11.06.2008, 10:50)
Wednesday, 6 February 2008
Patrick Duff & Nathan Hughes The Mad Straight Road
Önce linklerini vereyim. İlerleyen günlerde bu kayıtların öncesinde ve sonrasında neler oldu onları da anlatacağım.
harika muhteşem linklerimiz emrinize amade.
harika muhteşem linklerimiz emrinize amade.
Monday, 4 February 2008
Aşk Mektubu
4 Şubat 1960. 48 sene önce bugün. Sabaha karşı mı, gündüz vakti mi, gece mi…Bir bebek dünyaya gelmiş. Adını Timothy John koymuşlar.
9 Mayıs 1997. Akşamüstü saat 3 ya da 4. Okuldan çıkış. Eve varış. Eve varır varmaz kaseti açıp kasetçalara yerleştirme. Dışarıda da tam James havası; kuşlar, böcekler, çiçekler…
Tomorrow.
“I see you falling…”
Anne daha yeni başladım, ne yemeği! Lost A Friend’e geçemeden bir yemek molası. Aşka böyle mi başlanır? “You can't catch love with a net or a gun” da derken hem…
Kartonette yeşil ve bulanık olan tek bir fotoğraf var. İyi de hangisisin sen? Hangisiysen hangisisin, birinden birisin tamam ama neden bulanıksınız?
Nereden bilebilirdim ki beni sadece mecazi olarak değil de gerçek anlamda da yerlerde süründüreceğini? Nereden bilebilirdim ki bu yüzden önümdeki 10 seneyi satranç oynar gibi yaşayacağımı?
Timothy sesi. “James sesi çıkaran adam”. Sadece bu kadarla kalsa bu derece kudurtmayacak belki. Dünya üzerindeki en güzel varoluşlardan. Matruşka. Açtıkça bir başkası, açtıkça dahası. Açtıkça büyüyen bir matruşka.
“Oh no, she knows where to hide in the dark
Oh no, she's nowhere to hide in the dark”
Bu söz öbeği bana her zaman Tim’in tanımı gibi göründü, "he has nowhere to hide in the dark". Analar neler doğuruyor. “O” bünye kaldırıyor ama bu bünye kaldırmıyor. Nasıl doğurulur böyle bir şey? Reçetesi var mıdır?
Deli gibi seviyorum, sevdikçe deli gibi kıskanıyorum, kıskandıkça daha da deli gibi seviyorum. Ben sürekli kendi kendini besleyen bu döngünün içerisinde deli danalar gibi dolanırken bu döngüye sadece manevi olarak değil madden de iştirak etmesi hayatımın ilk gerçek dışı “gerçeği” oldu. Bu adamlarla aynı sonsuzda dolanan, Allah’ın sevgili kuluyum ben.
İyi ki doğmuşsun. İyi ki doğurulmuşsun. İyi ki ben de doğmuşum, iyi ki ben de doğurulmuşum. Yoksa bu kadar sevgi nereye giderdi?
Blue pastures
Fade away
Green rivers
In silver light
I'm walking to the sound of distant bells
So peaceful
I don't know who I am
And just when I think its clear
It turns all grey again
And I wonder who will find me in the snow
And just when I thought I was free
I got pulled in again
Once you're in
You're in.
Blue pastures calling home
I'm walking but I can't stand anymore
Hear voices can't tell near or far
Weird voices
Lay me down
And I don't see why I'm obliged to just carry on
When everything I touch turns out wrong
And I feel I've committed some crime
But I don't know what I've done
One day life just wins
One day life just wins
Still breathing but I'm tired and I wanna go home
Still breathing but i'm not sure anymore
Still breathing
But it doesn't really matter if I fade away
Fall into this sleep
Fall into the deep
Hadi A yüzüne geri dönüyoruz…
Sunday, 30 December 2007
SONSUZ
Çok fazla istediğini düşünürsün bazen. Olmazdır. Çok fazla hayal etmişsindir. Mümkün değildir. Arada yollar vardır, yıllar vardır. Sen bir noktasındır, isteğin dünyanın bir ucundaki bir noktadır. Noktalar kesişmez. Bunu biliyorsundur.
Sonra dersin ki, nokta sadece bir noktadır. Boyutsuzdur. Nokta ile ifade etmek yanlış olmuştur. Zaman vardır, mekan vardır, nota vardır, kelimeler vardır, vurgular vardır. Bütün halinde ilerlemektedirler, bütün halinde gelişmektedirler.
Paralel doğruları hatırlarsın. Uzayda ilerlerler. Kesişmeden, birleşmeden. Belki birbirlerinden haberleri vardır, belki de yoktur. Belki birinin diğerinden haberi vardır, diğerinin yoktur. Belki o biri, paralel doğrular olarak kalmak istemediği için sürekli uzayı zorluyordur. ‘Al beni sonsuzluğuna! Al beni sonsuzluğuna!’
Çok fazla istemişsindir, çok fazla hayal etmişsindir. Olmazdır, mümkün değildir.
Belki de böyle düşünmenin tek sebebi sonsuz ebatlardaki sonsuz işaretinde dolandığını kimsenin sana söylememiş olmasıdır. Sonsuzlukta ilerlerken kiminle paralel gittiğini anlayabilirsin, ama bir noktada kesişeceğini, birleşeceğini bilemezsin. Sonsuz ebatlardaki sonsuzun kesişen tek noktasına yaklaşan iki noktanın, birbirlerine paralel gittiklerini düşünmelerinden daha doğal ne olabilir ki?
Aynı sonsuzda olduğumuz için mutluyum.
(4 Aralık 2007 01:03 Norwich)
I smashed the window with my hands
And light poured in
And spring poured in
And roses grew between the cracks
Into the room that I stood in
And birds flew in
A million birds
A bright cacophony of birds
They lifted off the wooden roof
And light poured in
Sonra dersin ki, nokta sadece bir noktadır. Boyutsuzdur. Nokta ile ifade etmek yanlış olmuştur. Zaman vardır, mekan vardır, nota vardır, kelimeler vardır, vurgular vardır. Bütün halinde ilerlemektedirler, bütün halinde gelişmektedirler.
Paralel doğruları hatırlarsın. Uzayda ilerlerler. Kesişmeden, birleşmeden. Belki birbirlerinden haberleri vardır, belki de yoktur. Belki birinin diğerinden haberi vardır, diğerinin yoktur. Belki o biri, paralel doğrular olarak kalmak istemediği için sürekli uzayı zorluyordur. ‘Al beni sonsuzluğuna! Al beni sonsuzluğuna!’
Çok fazla istemişsindir, çok fazla hayal etmişsindir. Olmazdır, mümkün değildir.
Belki de böyle düşünmenin tek sebebi sonsuz ebatlardaki sonsuz işaretinde dolandığını kimsenin sana söylememiş olmasıdır. Sonsuzlukta ilerlerken kiminle paralel gittiğini anlayabilirsin, ama bir noktada kesişeceğini, birleşeceğini bilemezsin. Sonsuz ebatlardaki sonsuzun kesişen tek noktasına yaklaşan iki noktanın, birbirlerine paralel gittiklerini düşünmelerinden daha doğal ne olabilir ki?
Aynı sonsuzda olduğumuz için mutluyum.
(4 Aralık 2007 01:03 Norwich)
I smashed the window with my hands
And light poured in
And spring poured in
And roses grew between the cracks
Into the room that I stood in
And birds flew in
A million birds
A bright cacophony of birds
They lifted off the wooden roof
And light poured in
Subscribe to:
Posts (Atom)
